Mayıs ayı senin için ne ifade ediyor diye sorsalar, sadece benim için değil tüm Çerkesler için aynı ifadeyi taşıyor derim... “Mayıs ayı hüzün ayı, Mayıs ayı vuslat ayı, Mayıs ayı sürgün ayı...”

Acılarla dolu bir hikaye... Dinlerken , okurken, hakkında bir şeyler öğrenmek isterken yüreğinizin dayanamayacağı bir sürgün... Çoğu insan Çerkeslere tepkili yaklaşır. Yalnızca haklarında duyduklarından yola çıkarak hepsinin üzerine o damgayı basarlar. Elbette ki her toplumda iyinin yannında kötü de vardır. Çerkeslerde birer insan sonuçta. İçinden kötü insan çıkmaz desek yalan olur.

Şöyle bir gerçek var ki; bundan 156 yıl önce Çerkesler ana yurdunda etliye sütlüye karışmadan, kimseyle bir sorunu olmadan yaşayıp giden bir toplumdu. Oysa ki 21 Mayıs 1864 tarihinde, Çarlık Rusya'nın baskı politikası nedeni ile sürgüne zorlanan Çerkesler, anavatanlarından uzaklaştırılarak dünyanın çeşitli coğrafyalarına gönderildiler. İşte o gün başladı acı yolculuk. İnsanın yüreğinin dayanmadığı gün işte o gün... Baskı politikası nedeniyle onca insanın canı hiçe sayılır mı? Saydılar! Onca insana kıyılır mı? Kıydılar! Hak mıdır bu?

“Karadeniz en çok bize karadır.” der Çerkesler. Bunun ne anlama geldiğini bilir misiniz? Karadeniz ne analara, ne babalara, ne çocuklara kucak açmıştır o sürgün sırasında. Tertemiz yüzlü insanlar birer birer gömüldü Karadeniz’in dibine. Karadeniz çoğu Çerkese mezar olmuştur. Sürgün günü bütün Çerkesleri toplayıp, gemilere bindirdiler. Kimi anne kucağında yavrusuyla kaçmaya çalışırken vuruldu. Kimi çocuk da ölmüş annesinin sütünü emmeye çalıştı.

Gemide geçen aylar süren süre zarfında, hasta olanların vefatından sonra kokmasın diye acımadan denize atarlardı. İşte böyle böyle gömüldü Karadeniz altına Çerkes insanı. Bir anne vardı o gemide. Kucağında da bebeği. Bebeğinin bir gün sesi kesilmişti. Annesi hemen farketti can verdiğini. Ama sesini çıkartırsa o yavrucağı da denize atacaklardı. Günlerce bebek kucağında yaşamaya devam ediyormuşcasına ona ninniler söyledi. Sütünü emziriyormuş gibi yaptı. Ama ölü bu ya elbette kokacak. En sonunda ağlamamasından dolayı fark edildi yavrucağın ölümü. Aldılar annenin kucağında acımasızca gözü önünde denize attılar. O anne sadece yavrusunun bir mezar taşı olsun istemişti. İşte insanlık o gün o tarihlerde denizde geçen süre zarfında bitti!

Çerkesler başında da dediğim gibi etliye sütlüye karışmaz. Nerede karnı doyuyorsa oraya fazlasıyla bağladır. Tek amaçları adetlerini geleneklerini devam ettirmek. Unutulmamasını sağlamak. Yediden yetmişe tüm Çerkeslerin içlerinde bir de bir umut var. Bir gün anavatanlarıan geri dönebilmek...

(Her aşk “Qafe” ile başlar, “Şeşen” ile yön kazanır. “Apsuwa” renk katar. “Leperuj” anlam kazandırır. İki gönül bir olunca, “Wuic” o zaman oynanır.)