Dua rahmet kapılarını açar. Dua; sınırlı, sonlu ve aciz olan insanın bütün benliğiyle sınırsız, sonsuz ve kudret sahibi olan yüce Allah’a yönelip O’ndan istek ve dilekte bulunması, O’nunla arasında bir köprü ve diyalog kurmasıdır. Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde “Kullarım, sana benden sorarlarsa (de ki): Ben (onlara) yakınım, dua edip yalvaran, bana dua ettiği zaman onun duasına karşılık veririm…” buyurmuştur. (Bakara, 2/186; bk. A’râf, 7/134; Mü’min, 40/60)  Bu köprüyü yıkan, diyaloğu kesen insanlara Sevgili peygamberimiz duaya teşvik olarak “Allah’a duadan daha değerli bir şey yoktur” buyurmuştur. Dualarımızı sadece sözlü değil fiilî olarak ta yapmalıyız. Fiilî dua; insanın sözlü olarak Allah’tan istediği şeyin zeminini hazırlaması ve Allah’ın koyduğu kanunlara (dine ve sünnetüllâha) uyması demektir. Mesela, sağlık ve âfiyet isteyen bir kimsenin sağlık kurallarına dikkat etmesi fiilî bir duadır.

Tevekkülde fiili bir duadır.

Tevekkül, çalışıp, gayret ederek bütün tedbirleri aldıktan sonra işin iyi bir şekilde sonuçlanmasını Allah’tan beklemektir. Evde yangın tüpü bulundurmak, yangın musibeti gelmeden önce alınacak tedbirdir. Yangın çıktığında, tüpü kullanarak yangını söndürmek alınan tedbire başvurmaktır. Bu durumda tedbirin, hem musibetten önce hem de musibetten sonra söz konusu olduğu görülmektedir. Yangın çıktığında, tüpü kullanmayarak yangını söndürmesini Allah’tan beklemek tevekkül değil, akılsızlıktır. Halk arasında, “Tedbir, takdiri bozmaz.” özdeyişi sıkça kullanılır. Bu özdeyişi doğru anlayıp yorumlamak gerekir. İnanç açısından nihai hüküm öyledir ama, tedbir takdirin içindedir zaten. Biz hakkımızdaki takdiri ( kader ) bilemediğimiz için tedbir almakla görevliyiz. Tevekkülün ilk şartı tedbir almaktır.

Tedbir bizden takdir Allah‘tandır.

Atalarımız ne güzel söylemişler:

Tedbirde kusuru olan takdire bahane bulur.

Mehmet Akif ERSOY, tevekkülün öncelikle tedbir almayı gerektirdiğini, bir şiirinde şöyle dile getirmiştir:

Cenâb-ı Hak ne diyor bak Resûl-i Ekremine:

Bütün serâiri kalbin ihâta etse, yine,

Danış sahâbene dünyaya aid işler için;……

Verip kararı da azm eyledin mi….Durmayarak,

Cenâb-ı Hakk’a tevekkül edip yol almaya bak.

Demek ki: Azme sarılmak gerek mebâdide;……

Hülâsa, azm ile me’mûr olursa Peygamber;

Senin hesabına artık düşün de bul ne düşer!

Allah’ı vekil kılıp tembellik yapmak doğru değildir.

 Mehmet Akif ERSOY yanlış tevekkül anlayışını şöyle dile getiriyor

“Çalış” dedikçe Şeriat, çalışmadın, durdun,

Onun hesabına birçok hurâfe uydurdun!

Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

Tevekkül, Allah’ı vekil etmektir. Fakat bu vekil etmek, işin yapılması için değil, tarafımızdan yapılan işin sonucunu Allah’ın belirlemesi içindir. Büyük müfessir Elmalılı Muhammet Hamdi YAZIR  “ tevekkül demek, görevin ifasını Allah'a havale etmek demek değil, emri ve kararı Allah'a bırakmaktır. Allah'ın emrini canla başla yerine getirmeye çalışmaktır. Tevekkül, işi havale etmek değil, işin sonucunu tayin yetkisini yüce Allah’a bırakmaktır. Birçokları bu konuda gaflete düşerek, tevekkülü, vazifeyi terk etmek sanırlar. Yani kulluk görevlerinin yerine getirilmesini Allah'a havale edip, emir ve komuta mercii olarak kendi kendilerini görmek isterler. Sanki kul vazifesiz oturacakmış, namaz, oruç, zekât, cihat gibi görevleri Allah Teâlâ ona emredip yaptırmayacakmış da onun yerine (haşa) Allah yapacakmış gibi batıl bir zihniyet taşırlar. İsrail oğullarının vaktiyle Hz. Musa'ya “Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.” (Maide: 5/24) dedikleri gibi, demek isterler. Bu ise Allah'a tevekkül ve itimat değil, O'nun emrine güvensizlik ve küfürdür”

Tevekkülü, yanlış algılayanlar, işleri de Allah’ın yapmasını beklemişlerdir. Bu yanlış algı, tembelliğe yol açarak Müslümanların fakirleşmesine ve başkalarına muhtaç duruma düşmesine sebep olmuştur. Tevekkülün, “işi Allah’a yaptırmak” şekliyle yanlış algılandığı konusunda, merhum Akif’le Hamdi Yazır’ın görüşlerinin ve açıklamalarının örtüştüğü görülmektedir.

Çalışmayı terk etmek, yanlış tevekkül algısı olduğu gibi, sadece kendi gücüne, tedbirine, çalışmasına güvenmek te yanlış tevekkül algısıdır. Tevekkülde, olaydan önce ( örneğin hasta olmadan önce ) tedbir almak ve sebeplere başvurmak, olay anında, teslimiyet ve rıza göstermek, olaydan sonra da, olayın verdiği zararları gidermek için çaba göstermek vardır. Hz. Peygamber tedavi olduğu ve tedavi olmayı emrettiği halde tedavi olmayı terk etmek doğru bir tevekkül anlayışı değildir.

Bu yazıyı seyrettiğim haber bültenlerinde 65 yaş üstü bazı vatandaşlarımızın evde kal çağırılarına uymayarak dışarıda dolaştıklarını, kendilerine niçin böyle davrandıkları sorulunca da “ biz Müslümanız bize bir şey olmaz, en güvenli yer burası bak temiz hava bol oksijen, benden kimseye zarar gelmez, ne olacak sonunda hepimiz ölmeyecek miyiz? Bak herkes çıkıyor sadece ben miyim…vb cevapları üzerine yazdım. Bir kez daha tekrar ediyorum. Önce tedbir, sonra tevekkül.

Değerli Büyüklerim! Bu cennet vatanda yaşayan bireyler olarak hepimiz en zayıf halkamız kadar güçlü bir zincir olduğumuzu unutmadan yetkililerin tüm karar ve tavsiyelerine tam olarak uyalım. Belki farkında değiliz ama, bu salgın hastalığın verebileceği zarar tahminlerimizin çok çok üzerinde olabilir. Şimdi en büyük iyilik hem kendi sağlığımızı hem de en sevdiklerimizin sağlığını korumak için evde kalmaktır. Sabrı ve tevekkülü unutmamaktır. Duayı dilimizden eksik etmemektir. Dayanışmayı, birbirimize destek olmayı, moral ve ümit vermeyi ihmal etmemektir. Tedbiri elden bırakmamak, alınması gereken tüm tedbirleri almaktır.

Fahri SAĞLIK

Karesi Müftüsü