Aydın, üzerinde çok fazla yazılıp çizilen ancak neredeyse her dünya görüşü tarafından kendi değer yargılarına uygun olarak farklı şekillerde tanımlanan oldukça kapsamlı bir kavramdır.

Bu kavram dilimizde; kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli kimse, münevver, entelektüel anlamlarında kullanılmaktadır. Münevver ve aydın kavramları genellikle aynı anlamları ifade etse de münevver kavramı ile daha geniş bir anlamın karşılandığı bilinmektedir. Hem münevver kavramı hem de daha sonraları kullanılagelen aydın kavramı esasen Fransız aydınlanmasından etkilenerek oluşturulmuştur. Bu bağlamda Türk aydınlarının yüzünü ve gönlünü Batı’ya çevirmelerinin felsefi ve sosyolojik temelleri arasında, aydın olmanın Batılı olmak ile eş değer görülmesi eğiliminin veya yönlendirilmesinin yattığı gözden ırak tutulmamalıdır.

Batı’da “Entelektüel”, Bizde “ Münevver/Aydın”

Bu kavramların tarihi süreç içerisinde pek çok aşamadan geçerek günümüzdeki anlamlarına kavuştukları görülmektedir. ‘Entelektüel’in aydın insana karşılık kullanılması Batı’da 19. yüzyılın sonlarına doğrudur. Türk kültüründeki ‘münevver/aydın’ sözcükleri, batıdaki ‘entelektüel’  karşılığında Türkçeye 20. yüzyılın ilk çeyreğinde kazandırılmıştır. Bu kavramların kültürümüzde yer almasından önce, toplumumuzda böyle insanlar için ‘ulema’, ‘mütefekkir’, ‘âlim’, ‘arif’, ‘efendi’ vs. sözcükler kullanılmıştır.

Türk aydını ( istisnalar hariç ) çoğunlukla, kendi toplumuna uzak, tarihiyle irtibatını koparmış ve gelecek tasavvuru pek de iç açıcı olmayan bir kişilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendi kafasıyla düşünemeyip Batı’ya öykünen aydın, bu hâliyle entelektüelin gölgesi olmaya da mahkûm kalmıştır.

Aydınların kendi değerlerine yabancılaşmaları konusunda fikir yürüten Cemil Meriç, Türk aydınının uzun süreli ikilemlerini anlatmaktadır. Meriç, aydınların millet ile aynı dili konuşması gerektiğini ifade ederek “Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan, mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur. Maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişidir.” ( Cemil Meriç, Kırk ambar, İstanbul: İletişim Yayınları ) demektedir. Aydınların en önemli özellikleri arasında, diğer insanlar ile iletişim kurması, empati yapması, bağımsız hareket edebilmesi ve eylemlerine yansıyan güçlü bir iradesinden bahsedilir. Bununla birlikte az gelişmiş ülkelere has bir durum olarak sadece eğitim görmek veya bir sanatı ustaca icra etmek bireylerin bulundukları toplumda aydın olarak görülmelerine neden olmaktadır. Ülkemizde de bu eğilim oldukça yaygındır.

Yakın geçmişimizde Türk aydını kavramı ele alındığında iki tarihsel dönemden bahsetmek mümkündür. Bunlar; Tanzimat Dönemi ve Cumhuriyet Dönemidir. Tanzimat ve Cumhuriyet Dönemleri Türk tarihinde yeni bir devrin başlangıcı olarak kabul edilir. Batı karşısındaki mağlubiyetlerin sonucu geride kalmışlık hissinin yaygınlaşmasıyla birlikte bu her iki dönem aydınlarının karakteristik özellikleri arasında geri kalmışlığımızın sebeplerini medeniyet değerlerimize yükleyip yüzeysel bir ilericilik ve modernlik anlayışının hâkim olması ve Batıcılık dışındaki bütün görüşlerin dışlanması yer almaktadır.

Batı karşısında pek çok alanda alınan ağır yenilgiler sonucunda Batı’nın mutlak üstünlüğünü kabul etme yaklaşımı toplumumuzda ve maalesef aydınlarımızın önemli bir bölümünde hâkim olmuştur. Bu görüşe göre kurtuluşun yegâne yolu Batı’yı harfiyen taklit etmek ve bu sayede muasır medeniyetler düzeyine ulaşmaktır. Tarihin Sonu ve Son İnsan adlı kitabında Francis Fukuyama, Batı medeniyetinin insanlık için ulaşılabilecek nihai nokta olduğunu vurgulayarak diğer bütün medeniyetlerin büyük bir gayretle Batı medeniyetine rücu etmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu düşünce; Batı medeniyetinin ulaşılabilecek en son nokta olduğunu iddia ederek evvela Batı’ya gerçeküstü bir güç atfetmeyi, ardından kendinden utanmayı ve milletini hor görmeyi kapsamaktadır.

Türk Aydınları arasında medeniyet değerlerimizden ne kadar uzaklaşılırsa Batı’ya o kadar yakın olunacağı ve bu sayede gelişmiş milletler arasına girilebileceği varsayımı maalesef kabul görmektedir. Sadece yönünü değil, gönlünü de Batı’ya çevirmiş olan bu aydınlarla bu günlere geldik. Prof. Dr. Mümtaz Turhan halkın tavır ve zevklerinden uzak durmayı marifet sayan günümüz aydınlarının kültürel hoyratlığından bahsetmektedir. (Kültür ve medeniyet, Türkiye Günlüğü, 67, 85-93.) Başka bir ifadeyle halkın medeniyet anlayışı ile aydınların medeniyet anlayışı arasında büyük bir uçurum oluşmuştur.

Türk aydınları yaşanan sorunlar karşısında çoğu zaman millî tepkiler verememiştir. Türkiye’de sosyal ve siyasal alanda yaşanan buhranların kaynağında aydın ve millet arasındaki uçurumun etkisi inkâr edilemez. Türkiye’de aydınların entelektüel derinlik sahibi olmaktan ziyade ideolojik kalıplar içerisine sıkıştığı söylenebilir.

Türk aydınlarının maalesef çok azının benimseyip savunduğu yeniden büyük bir medeniyet inşa etmenin yolunun öze bağlı kalmak kaydıyla gerçekleştirilecek bir sentezden geçmesi fikri filizlenmiş neşvünema bulmaktadır. Anadolu’yu pergelin sabit ucu olarak gören bu anlayışın mensupları, Müslüman Türk medeniyetinin asli unsurlarına bağlı, millî bir davanın hamisi, bağımsızlığı ve özgürlüğü önceleyen bir düşünce anlayışına sahiptir.

Tarihin her döneminde milletlerin fikrî olarak gelişmelerinde toplumun daha çok okuyup yazan kesimleri sorumluluk almıştır. Türk aydınından beklenen, öncelikle Anadolu’dan başka gidecek yeri olmayan Türk milletinin kaygı ve sevinçlerini, duygu ve düşüncelerini anlamak olmalıdır. Bunu yapabilmek için öncelikle Türk aydınlarının; ne kadar uzağa gidilirse gidilsin, bu topraklardan başka varoluş hikâyesi olmayacağını kabul etmesi gerekmektedir. Türk aydını denildiğinde milletin fikir, duygu ve hayallerinin önünü açan, varlığını milletin kendisine borçlu olan ve milletin kaderini değiştirmeyi gaye edinmiş bir dava adamı görüntüsü canlanmalıdır. Yüce Allah’tan başka hiçbir gücün önünde eğilmemesi için yargı mensupları, üniversite hocaları ve din adamlarının cübbelerinde düğme yer almamaktadır. Konumları gereği aydın olarak görülen bu üç zümrenin hâli, maalesef istenilen durumdan çok uzaktadır.

Bütün olumsuzluklara rağmen; sorumluluklarını yerine getirmeye çalışan, azımsanamayacak sayıda Türk aydınının varlığı da bir gerçektir. Anadolu’yu yeniden diriltecek düşünce ve bilgiyi üretecek Türk aydını; öncelikle kendisini sorgulayarak millî menfaatleri, şahsi çıkarlarının önünde görmelidir. Türk milleti, geleceğinden asla umutsuz değildir. Tarihte medeniyetler inşa etmiş olan milletimiz, bunu önemli ölçüde münevverlerine/aydınlarına borçludur. Bugün de beklentimiz; aydınların sorumluluklarının farkında olması, toplumun da aydınlara gereken değeri vermesi ve saygıyı göstermesidir.

Fahri SAĞLIK

Emekli Müftü