İran’ın tarihine baktığımızda gayrimüslim devletlerle savaştığı görülmemiştir. İran’ın tek derdi Sünnileri darmadağın edip, kendi uydurdukları şiayı yaygınlaştırmaktır.
İran ve İsrail kendi topraklarında savaşmak yerine Suriye topraklarında savaşarak, savaş maliyetini de düşük tutmuşlardır.
İran’ın işgal ettiği Suriye’de ki konsolosluk binasında önemli iki komutanı 1 Nisan’da Siyonist İsrail tarafından öldürülmüştü. Bu saldırı sonrası İran’ın İsrail’e nasıl karşılık vereceği merak ediliyordu. Beklenen oldu. İran ilk defa kendi topraklarından İsrail’e saldırdı.
İran’ın 14 Nisan gecesi İsrail’e fırlattığı 120 balistik füze, 170 İHA ve SİHA ve 30 adet seyir füzelerinin neredeyse tamamı havada vuruldu. Hiçbir seyir füzesi isabet etmedi. Kayda değer hiçbir şey vurulmadı.
Filistin’in hamisi gibi bir algı yaratma çabası bir yana dursun; yüzde 70’i çocuk ve kadınlardan oluşan 33 bin insan Gazze’de katledilirken aksiyon almayan İran’ı harekete geçiren, Şam’daki Başkonsolosluk binasına İsrail’in saldırması oldu.
PEKİ NEDEN ŞİMDİ?
İran’ın İsrail’e saldırmasının bir kazananı var; İsrail. Kaybedeni ise yine ve yine Gazze’dir. İsrail’in tam köşeye sıkıştığı, uluslararası arenada saygınlığını kaybettiği, ebeveynlerinin ve müttefiklerinin artık arkasında duramayacağı, İspanyollar, İrlandalılar, Belçikalılar, Hollandalıların Filistin’i devlet olarak tanınması için gündem yaptığı bu dönemde İran yaptığı saldırı ile İsrail’e kurtuluş reçetesi gönderdi.
Bu kez kötü adam rolünü İran üstlendi. Günün sonunda “Soykırımcı İsrail”, “Mağdur İsrail” oldu. İsrail’in savaş suçları ikinci plana itilmiş oldu. Bunun yanı sıra çocuk katili İsrail, saldırıyı püskürtmekle övünerek bir kat daha cesaretlendi. Kulaklarımız devletlerin çekişmelerini dinlerken, gözlerimizi Gazze’de yaşanan zulmün üzerinden çekmek İsrail’in en büyük kazancı olacaktır.
YORUMLAR